Osman Hamdi Bey’i çoğumuz Kaplumbağa Terbiyecisi ile tanıyoruz. Oysa karşımızda yalnızca bir ressam değil; Osmanlı’da modern müzeciliğin ve arkeolojinin öncülerinden, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kurucu figürlerinden, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucusu ve tarihi eserlerin korunmasına yönelik önemli düzenlemelerin hazırlanmasında rol oynayan çok yönlü bir kültür insanı var. Bu yazıda, Osman Hamdi Bey’in sanat tarihinin ötesine uzanan mirasına bakacağız.

Paris’e Hukuk Eğitimi İçin Gitti, Ressam Olarak Döndü!
Osman Hamdi Bey, 30 Aralık 1842’de İstanbul’da, dönemin önemli devlet adamlarından İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu olarak dünyaya geldi. İyi eğitimli ve devlet kademelerinde görev yapan bir ailenin içinde yetişmesi, ileride hem bürokrasi hem de sanat alanında üstleneceği rollerin altyapısını oluşturdu. 1860 yılında, henüz 18 yaşındayken hukuk eğitimi almak üzere Paris’e gönderildi. Ancak Paris’te bulunduğu yıllarda resme duyduğu ilgi giderek ağır bastı ve hukuk eğitiminin yanında École des Beaux-Arts çevresinde sanat eğitimi almaya yöneldi. Dönemin akademik sanat anlayışıyla tanışması, Osman Hamdi Bey’in ileride geliştireceği sanat dilinin temelini oluşturdu. Paris yılları onun için yalnızca bir sanat eğitimi dönemi değil; aynı zamanda Avrupa’nın müze, sergi ve sanat kurumlarını yakından gözlemlediği, Batı’daki kültür hayatını tanıdığı önemli bir deneyim süreciydi.
1869 yılında Paris’teki eğitimini tamamlayarak İstanbul’a dönen Osman Hamdi Bey, kısa süre sonra Bağdat Vilayeti Yabancı İşler Müdürlüğü’ne getirildi. Burada Mithat Paşa’nın yanında görev yaparak Osmanlı bürokrasisi içerisinde deneyim kazandı. 1871’de İstanbul’a döndü ve Teşrifat-ı Hariciye Müdür Muavinliği görevini üstlendi. Bu dönemin ardından Hariciye ve Matbuat teşkilatlarında çeşitli görevler yürüttü; 1873 Viyana Uluslararası Sergisi’nde Osmanlı Devleti’nin başkomiserliğini, 1875’te Hariciye Umur-ı Ecnebiye Kâtipliği’ni, 1876’da Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü’nü ve 1877’de Beyoğlu Altıncı Daire Belediye Müdürlüğü’nü üstlendi. Böylece Osman Hamdi Bey, Avrupa’da edindiği sanat ve kültür deneyimini Osmanlı devlet bürokrasisi içerisindeki görevleriyle birleştiren çok yönlü bir Osmanlı aydını olarak şekillendi.

Osman Hamdi Bey ve Müze-i Hümayun
Osman Hamdi Bey’in hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri, 1881 yılında Müze-i Hümayun’un müdürlüğüne atanmasıdır. Osmanlı’da müzecilik fikri ondan önce başlamıştı; 1846’da Aya İrini’de oluşturulan koleksiyon, 1869’da Müze-i Hümayun adıyla kurumsal bir yapıya kavuşmuş, eserlerin artması üzerine koleksiyonlar 1880 yılında Çinili Köşk’e taşınmıştı. Dolayısıyla Osman Hamdi Bey’i müzeciliği sıfırdan başlatan kişi olarak değil, mevcut kurumu modern ve sistemli bir müzecilik anlayışına taşıyan isim olarak değerlendirmek gerekir.
Osman Hamdi Bey’in müdürlüğüyle birlikte Müze-i Hümayun’un işlevi de değişmeye başladı. Müze artık yalnızca geçmişten kalan eserlerin toplandığı bir mekân olmaktan çıkarak, arkeolojik kazıların yürütüldüğü, eserlerin belgelendiği, sınıflandırıldığı, korunduğu ve bilimsel olarak incelendiği bir kurum haline gelmeye başladı. Osman Hamdi Bey’in müze müdürü olduktan sonra koleksiyonların düzenlenmesi için Fransız arkeolog ve filolog Salomon Reinach’ı İstanbul’a davet etmesi ve Reinach’ın müzedeki eserler üzerine 1882’de bir katalog hazırlaması, bu yeni anlayışın önemli örneklerinden biridir.
Bu dönemde Osman Hamdi Bey’in müzecilik anlayışının önemli bir özelliği de kazı ile müze arasındaki ilişkiyi güçlendirmesiydi. Kendisi yalnızca müzeye getirilen eserleri karşılayan bir yönetici olmadı; Nemrut Dağı, Lagina, Myrina, Kyme ve Aiolis bölgesindeki nekropoller gibi çeşitli merkezlerde arkeolojik kazılar gerçekleştirdi. Böylece müze koleksiyonunun gelişimini doğrudan bilimsel araştırma ve kazı faaliyetleriyle ilişkilendirdi.
Osman Hamdi Bey’in döneminde müzecilik aynı zamanda kültür varlıklarının korunması meselesi ile daha güçlü biçimde birleşti. Osmanlı toprakları, Antik Yunan, Roma, Bizans, Mezopotamya ve daha birçok eski uygarlığın kalıntılarını barındırıyordu. 19. yüzyıl boyunca Avrupalı araştırmacıların bölgede gerçekleştirdiği kazılar sonucunda çok sayıda eser imparatorluk dışına çıkarılmıştı. Osman Hamdi Bey, müze müdürlüğünü yalnızca eser toplamak için değil, bu eserlerin Osmanlı topraklarında korunmasını sağlamak için de kullandı. Onun girişimleri sonucunda 21 Şubat 1884’te yürürlüğe giren yeni Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi, kazılardan çıkarılan eserlerin devlet kontrolünde tutulmasını ve yurt dışına çıkarılmamasını öngören hükümler getirdi.
Müzenin büyüyen koleksiyonu da yeni bir binaya duyulan ihtiyacı beraberinde getirdi. Özellikle 1887–1888 Sayda kazılarında ortaya çıkarılan İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Likya Lahdi ve Tabnit Lahdi gibi görkemli eserlerin İstanbul’a getirilmesi, Çinili Köşk’ün kapasitesini yetersiz hale getirdi. Bunun üzerine Osman Hamdi Bey yeni bir müze binasının yapılması için girişimde bulundu. Mimar Alexander Vallaury tarafından tasarlanan yapı, müze binası olarak planlanan ilk yapılardan biri olarak 13 Haziran 1891’de Müze-i Hümayun adıyla ziyarete açıldı. Daha sonra 1903 ve 1907 yıllarında yapılan eklerle yapı genişletildi.
Bu nedenle bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri dediğimiz kurumun tarihine baktığımızda, Osman Hamdi Bey’in rolünü yalnızca “müze müdürü” olarak görmek yetersiz kalır. O, mevcut bir müze kurumunu genişleten; arkeolojik kazıları sistemli biçimde müze çalışmalarıyla birleştiren; eserlerin korunması için hukuki düzenlemelerin güçlendirilmesine katkıda bulunan ve dönemin ihtiyaçlarına uygun modern bir müze binasının ortaya çıkmasını sağlayan temel figürlerden biridir. Kültür ve Turizm Bakanlığı da Osman Hamdi Bey’i İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu olarak tanımlamakta ve 1881’den itibaren müzenin sınırlı koleksiyondan kapsamlı koleksiyonlara, görkemli yapılara ve uzmanlaşmış bir kurumsal yapıya dönüşümünü onun çalışmalarıyla ilişkilendirmektedir.
Burada Osman Hamdi Bey’in müzeciliğe bakışını anlamak açısından önemli bir nokta daha vardır: Müze onun için geçmişi sergileyen pasif bir vitrin değildi. Kazı yapmak, eseri bulunduğu bağlam içerisinde incelemek, belgelemek, korumak, kataloglamak ve toplumun erişimine sunmak aynı kültürel politikanın parçalarıydı. Bu yönüyle Osman Hamdi Bey, Osmanlı’da arkeoloji ve müzeciliğin birbirinden ayrı alanlar olmaktan çıkarak aynı kurumsal yapı içerisinde gelişmesine önemli katkı sağladı.

Osman Hamdi Bey ve Nemrut Dağı Kazıları
Osman Hamdi Bey’in müzecilik anlayışını yalnızca İstanbul’daki müze çalışmalarıyla sınırlı görmek mümkün değildir. Onun Osmanlı arkeolojisindeki en önemli adımlarından biri, 1883 yılında Nemrut Dağı’nda gerçekleştirdiği kazı ve araştırmalardır. 1882 yılında Nemrut Dağı zirvesindeki anıtlar hakkında bilgi sahibi olan Osmanlı hükümeti, bölgedeki yazıtları ve anıtları incelemek amacıyla Müze-i Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey’i görevlendirdi. Böylece Osman Hamdi Bey, Mayıs 1883’te Nemrut Dağı’na giderek ilk büyük arkeolojik araştırmasını gerçekleştirdi.
Nemrut Dağı, Kommagene Krallığı’nın hükümdarı I. Antiochos tarafından MÖ 1. yüzyılda yaptırılan anıtsal kutsal alanıyla dikkat çekiyordu. Osman Hamdi Bey’in amacı yalnızca burada bulunan heykelleri görmek ya da bazı eserleri İstanbul’a taşımak değildi. Anıtları, yazıtları ve tümülüsü sistematik biçimde inceleyerek elde ettiği bilgileri kayıt altına aldı. Yanında Sanayi-i Nefise Mektebi hocalarından Osgan Efendi de bulunuyordu. Kazı ve araştırmaların sonuçları daha sonra Fransızca olarak Le Tumulus de Nemroud-Dagh adıyla yayımlandı. Bu çalışma, Osmanlı döneminde arkeolojik araştırmaların bilimsel biçimde belgelenmesi açısından önemli bir dönüm noktası kabul edilir.
Nemrut Dağı çalışmasının Osman Hamdi Bey açısından bir başka önemi de, onun arkeolog kimliğinin başlangıç noktalarından biri olmasıdır. Müze müdürlüğünü masa başında sürdüren bir bürokrat olmak yerine, arkeolojik araştırmayı doğrudan sahada gerçekleştiren bir müzeci profili ortaya koymuştur. Daha sonraki yıllarda Sayda ve Lagina gibi merkezlerde yürüteceği çalışmaların da temeli bu dönemde atılmıştır.
Üstelik bu çalışmaların arkasında yalnızca bilimsel bir merak bulunmuyordu. 19. yüzyıl Osmanlı topraklarında yürütülen arkeolojik araştırmalar, aynı zamanda kültür varlıklarının kime ait olduğu ve nerede korunacağı sorularını da gündeme getiriyordu. Avrupa’dan gelen araştırmacıların ve arkeologların Anadolu ve Yakın Doğu’daki kazıları sonucunda çok sayıda eserin imparatorluk dışına çıkarıldığı bir dönemde Osman Hamdi Bey, arkeolojik araştırmayı Osmanlı’nın kültürel mirasını koruma politikasıyla birlikte ele aldı.
Nemrut Dağı bu açıdan bir başlangıçtı. Osman Hamdi Bey’in öncülüğünde gelişen bu anlayış kısa süre içerisinde Lagina, Sayda ve başka arkeolojik merkezlerde yürütülen kazılara uzanacaktı. Özellikle 1887’de Sayda’da gerçekleştirilecek kazılar, Osman Hamdi Bey’in yalnızca Osmanlı arkeolojisi açısından değil, uluslararası arkeoloji dünyası açısından da tanınmasını sağlayacaktı.
Nemrut Dağı kazısının ardından ortaya çıkan yayın da ayrıca önemlidir. Çünkü Osman Hamdi Bey burada yalnızca kazı yapan kişi değil, buluntuları inceleyen, belgeleyen ve sonuçlarını yayımlayan bir araştırmacı olarak karşımıza çıkar. Bu yaklaşım, modern arkeolojinin temel prensiplerinden biri olan “buluntuyu bağlamıyla birlikte belgeleme” anlayışının Osmanlı’daki gelişimi açısından dikkat çekicidir.

Sayda Kazıları ve İskender Lahdi
Osman Hamdi Bey’in arkeoloji alanındaki en önemli çalışması, hiç kuşkusuz 1887–1888 yıllarında Sayda’da (bugünkü Lübnan’ın Sidon kenti) gerçekleştirdiği kazılardır. Bu kazı, Osmanlı döneminde yürütülen arkeolojik çalışmalar arasında özel bir yere sahip olduğu gibi, Osman Hamdi Bey’in uluslararası ölçekte tanınmasını sağlayan en önemli gelişmelerden biri olmuştur.
Sayda, Antik Çağ’dan itibaren önemli bir liman ve ticaret merkeziydi. Osman Hamdi Bey’in burada gerçekleştirdiği çalışmaların asıl hedefi ise kentin nekropol alanlarından birinde bulunan eski mezarları ve lahitleri ortaya çıkarmaktı. Kazılar sonucunda Sidon Kral Nekropolü keşfedildi ve burada çok sayıda önemli lahit gün yüzüne çıkarıldı. Bunların arasında bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin en tanınmış eserleri arasında yer alan İskender Lahdi, Ağlayan Kadınlar Lahdi, Likya Lahdi ve Tabnit Lahdi bulunuyordu. Kazıdan çıkarılan eserler İstanbul’a getiriliyor, müze koleksiyonunun bir parçası hâline geliyor ve ardından yeni müze yapılarında sergileniyordu. Böylece arkeolojik araştırma, kültür varlığının korunması ve müzecilik tek bir sürecin parçaları hâline geliyordu.

İskender Lahdi
Sayda kazılarının en ünlü keşfi ise bugün İskender Lahdi adıyla bildiğimiz görkemli lahittir.
Adındaki “İskender” ifadesi çoğu zaman eserin Büyük İskender’e ait olduğu düşüncesini doğursa da, lahidin Büyük İskender’in mezarı olduğu kabul edilmemektedir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kendi yayınında, eserin Sayda Kralı Abdalonymos’a ait olduğunun düşünüldüğü belirtilmektedir. “İskender Lahdi” adı ise lahit üzerindeki kabartmalarda Büyük İskender’i çağrıştıran tasvirlerin bulunmasından kaynaklanır.
Lahdin en dikkat çekici özelliklerinden biri, dört tarafını kaplayan son derece ayrıntılı kabartmalarıdır. Savaş sahneleri, av tasvirleri ve farklı figür grupları aynı eser üzerinde bir araya gelir. Özellikle savaş sahnelerinde Makedonlar ile Persler arasındaki mücadelelere ilişkin görsel göndermeler dikkat çeker. Bu yönüyle eser yalnızca bir mezar yapısı değil, Antik Çağ’ın siyasal ve kültürel dünyasına dair görsel bir anlatı niteliğindedir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri de eseri koleksiyonundaki en seçkin eserlerden biri olarak tanımlamaktadır.
Osman Hamdi Bey’in bu keşifteki rolü de son derece önemlidir. Sayda kazısında ortaya çıkarılan eserlerin İstanbul’a taşınmasıyla Osmanlı’nın arkeoloji müzesinin koleksiyonu olağanüstü ölçüde zenginleşmiştir. Nitekim bu eserlerin büyüklüğü ve niteliği, mevcut Çinili Köşk’ün sergileme kapasitesinin yetersiz kalmasına neden olmuş ve yeni bir müze binası ihtiyacını güçlendirmiştir. Bunun sonucunda, Alexander Vallaury tarafından tasarlanan yeni Arkeoloji Müzesi binası 13 Haziran 1891’de ziyarete açılmıştır.
Sayda kazıları aynı zamanda Osman Hamdi Bey’in dönemindeki müzecilik anlayışının temel hedeflerinden birini de açıkça ortaya koyar: Osmanlı topraklarında bulunan arkeolojik mirasın araştırılması, belgelenmesi ve yine bu topraklarda korunarak kamuya sunulması. Bu yaklaşım, onun kısa süre sonra tarihi eserlerin yurtdışına çıkarılması konusunda yürütülecek hukuki düzenlemelerde neden bu kadar aktif olduğunu anlamak açısından da önemlidir.

1884 Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi ve Kültür Varlıklarının Korunması
Osman Hamdi Bey’in en kalıcı miraslarından biri, yaptığı resimlerden çok tarihi eserlerin korunmasına yönelik müzecilik ve hukuk çalışmalarında görülür. 1881’de Müze-i Hümayun müdürlüğüne getirildikten sonra, Osmanlı topraklarında yürütülen arkeolojik kazıların ve eski eserlerin denetimi konusunda mevcut sistemin yetersiz olduğunu savundu. Özellikle 1874 tarihli Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi’nin eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yeterince engelleyememesi, yeni bir düzenlemeye ihtiyaç doğuruyordu.
Bu çalışmaların sonucunda 21 Şubat 1884’te yeni Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi yürürlüğe girdi. Beş bölüm ve 37 maddeden oluşan bu düzenleme, arkeolojik kazılar ve eski eserlerin korunması konusunda önceki düzenlemelere göre çok daha kapsamlı hükümler içeriyordu. Kazı yapmak için izin alma zorunluluğu getiriliyor, kazılarda bulunan eserlerin devlet kontrolünde tutulması öngörülüyor ve özellikle eski eserlerin yurt dışına çıkarılması yasaklanıyordu.
Kültür ve Turizm Bakanlığı kaynakları da Osman Hamdi Bey’in 1874 tarihli nizamnamenin yeniden düzenlenmesini sağlayarak tarihi eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan hükümleri getirttiğini belirtmektedir.
Bu düzenleme Osmanlı’nın kültür varlıkları politikası açısından önemli bir değişim yarattı. 1869 ve 1874 tarihli önceki nizamnamelerin aksine 1884 düzenlemesi, eski eserler üzerindeki devlet denetimini daha güçlü biçimde kuruyor ve arkeolojik mirasın bulunduğu topraklarda korunması ilkesini belirginleştiriyordu. Nizamname, sonraki dönemlerde yeni düzenlemelerle değiştirilmiş olsa da, 1884’te ortaya konulan koruma anlayışı uzun süreli bir hukuki miras bıraktı.
Osman Hamdi Bey’in bu konudaki yaklaşımı, müzecilik anlayışıyla da doğrudan bağlantılıydı. Ona göre arkeolojik bir eser yalnızca kazı alanından çıkarılıp bir müzeye taşınacak değerli bir nesne değildi. Bulunduğu yerde araştırılması, belgelenmesi, korunması ve bilimsel bir koleksiyonun parçası olarak gelecek kuşaklara aktarılması gerekiyordu. Bu anlayış, onun arkeolog ve müzeci kimliklerinin neden birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini de gösterir.
Bugün Türkiye’de kültür varlıklarının korunmasına ilişkin mevzuat elbette 1884 Nizamnamesi’nden farklı ve çok daha kapsamlıdır. Ancak Osman Hamdi Bey’in döneminde atılan bu adım, Osmanlı coğrafyasındaki arkeolojik mirasın devlet eliyle korunması anlayışının en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.

Sanayi-i Nefise Mektebi’nden Osman Hamdi Bey’in Ressamlığına
Osman Hamdi Bey’in Osmanlı kültür hayatındaki etkisi müzecilik ve arkeolojiyle sınırlı değildi. Sanat eğitiminin kurumsallaşmasında da belirleyici bir rol üstlendi. 1 Ocak 1882’de, onun girişimleri sonucunda Mekteb-i Sanâyi-i Nefîse-i Şâhâne kuruldu ve Osman Hamdi Bey okulun kurucu müdürü oldu. Resim, heykel, mimarlık ve hakkâklık alanlarında eğitim vermek üzere tasarlanan kurum, 2 Mart 1883’te ilk öğrencileriyle eğitime başladı. Bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne uzanan bu kurum, Türkiye’de modern güzel sanatlar eğitiminin en önemli başlangıç noktalarından biri kabul edilmektedir.
Osman Hamdi Bey’i yalnızca kurum kuran bir bürokrat olarak değerlendirmek de eksik olur. Devlet görevlerini, müzecilik çalışmalarını ve arkeolojik araştırmalarını sürdürürken ressamlığını da hiçbir zaman bırakmadı. Onun resimlerinde Osmanlı mimarisi ve kültürel hayatına ait unsurlar belirgin bir yer tutar. Cami ve türbe içleri, çiniler, halılar, rahleler, Kur’an muhafazaları, kandiller, hat levhaları, müzik aletleri ve çeşitli gündelik eşyalar, kompozisyonlarının tekrar eden görsel unsurlarıdır. Bu ayrıntılar Osman Hamdi Bey’in eserlerini yalnızca figürlü resimler olmaktan çıkararak, aynı zamanda Osmanlı kültürel dünyasının görsel belgeleri hâline getirir.
Osman Hamdi Bey’in resim anlayışında dikkat çeken özelliklerden biri, ayrıntılarda gerçekçilik ile kompozisyonda kurguyu bir araya getirmesidir. Mekân ve objeleri büyük bir titizlikle resmeden sanatçı, sahneleri çoğu zaman farklı kaynaklardan edindiği görsel bilgilerle yeniden kuruyordu. Bu nedenle tablolarındaki her unsurun aynı anda, aynı mekânda ve aynı anda gözlemlenmiş olması gerekmiyordu.
Bu yaklaşım kadın figürlerinde de açık biçimde görülür. İki Müzisyen Kız, Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız, Feraceli Kadınlar, Leylak Toplayan Kız ve Mimozalı Kadın gibi eserlerinde Osmanlı kadınını farklı mekânlarda ve farklı eylemler içerisinde ele alır. Özellikle müzik yapan, okuyan ya da kamusal ve yarı kamusal mekânlarla ilişki kuran kadın figürleri, 19. yüzyıl Oryantalist resminde sık karşılaşılan pasif ve egzotik Doğu kadını imgesinden farklı biçimlerde okunabilir. Bununla birlikte bu eserleri doğrudan “özgür kadın” ya da “modern kadın” temsilleri olarak tanımlamak yerine, Osman Hamdi Bey’in Osmanlı kadınını kendi kültürel çevresinin içinden nasıl kurguladığını incelemek daha sağlıklı bir sanat tarihi yaklaşımıdır.
Osman Hamdi Bey’in Oryantalizmle kurduğu karmaşık ilişkiyi de ortaya koyar. Avrupa’da eğitim görmüş bir Osmanlı sanatçısı olarak Batı akademik resim geleneğinin teknik ve kompozisyon anlayışını benimserken, resimlerinin konularını büyük ölçüde kendi kültürel çevresinden seçmiştir.
Ressamlığını daha detaylı farklı bir yazıda inceleyeceğim için şimdilik “Mihrap” gibi önemli eserlerinden bahsetmeyeceğim.
Osman Hamdi Bey’in Mirası
Osman Hamdi Bey’in hikâyesine bütün olarak baktığımızda, karşımıza tek bir alanda iz bırakan bir sanatçıdan çok daha fazlası çıkar. Paris’te aldığı eğitimi Osmanlı’nın kültür hayatına taşıyan Osman Hamdi Bey; müzecilik ve arkeolojiyi aynı çatı altında geliştirmiş, kazıları bilimsel bir anlayışla belgelemeye çalışmış, tarihi eserlerin korunmasını bir devlet politikası haline getiren düzenlemelerin oluşmasına katkı sağlamış ve modern sanat eğitiminin kurumsallaşmasında öncü olmuştur. Ressam olarak ise Osmanlı’nın mimarisini, kültürel hayatını ve insanlarını Batı akademik resminin olanaklarıyla yeniden yorumlamıştır. Bu nedenle Osman Hamdi Bey’i yalnızca Kaplumbağa Terbiyecisi ile hatırlamak, onun sanatçı kimliğini de Osmanlı kültür hayatında bıraktığı çok daha geniş mirası da anlamak için yetersiz kalır.
Kaynaklar:Kültür ve Turizm Bakanlığı – Osman Hamdi Bey Biyografisi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri – T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi – Kurum Tarihi, TDV İslâm Ansiklopedisi – “Osman Hamdi Bey”, Türk Arkeoloji ve Kültürel Miras Enstitüsü – Nemrut Dağı Tümülüsü, Osman Hamdi Bey Resmî Web Sitesi – Sanatçı Kişiliği, Osman Hamdi Bey Resmî Web Sitesi – Eserleri, 1884 Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi üzerine akademik çalışmalar.