“Bir Ressamın sohbeti, resmidir.” SUNA ÖZKALAN
Hayatı, Sanatı ve Resim Anlayışı
Türkiye sanatının özgün ve üretken isimlerinden Suna Özkalan, 1936 yılında Kayseri’de doğdu. Sanat yaşamına alışılmışın dışında bir başlangıç yaptı. Genç yaşta yaptığı evlilik nedeniyle lise eğitimini yarıda bırakan Özkalan, çocuklarının büyümesinin ardından 1965 yılında, 29 yaşındayken resim çalışmalarına başladı.
Ankara Türk-Amerikan Derneği’nde başladığı sanat eğitiminde Refik Epikman ve Lütfü Günay gibi dönemin önemli isimleriyle çalıştı; aynı zamanda gravür eğitimi aldı. Henüz sanat dünyasına geç adım atmış olmasına rağmen, resim onun için kısa süreli bir ilgi alanı değil, hayatının geri kalanını şekillendirecek uzun soluklu bir uğraş haline geldi.

1968 yılı Suna Özkalan’ın sanat yaşamında önemli bir dönüm noktasıdır. İmren Erşen, Necla Özbay, Nurtaç Özler, Gülsen Erdoğan ve Sezen Palabıyık ile birlikte Altılar Grubu’nun kuruluşunda yer aldı. Ankara sanat ortamında bir araya gelen bu sanatçılar, doğa, gözlem ve bireysel sanat anlayışları üzerinden üretimlerini sürdürdüler. Özkalan’ın bu grubun içinde yer alması, onun yalnızca bireysel üretimleriyle değil, dönemin sanat çevreleriyle kurduğu ilişkiler bakımından da önemli bir yerde durduğunu gösterir.
Özkalan’ın sanatının ilk dönemlerinde desen ve nü çalışmaları öne çıkar. Zaman içerisinde Ankara’nın Altındağ semtindeki gecekondular, insan figürü, doğa ve özellikle Foça, sanatçının üzerinde yoğunlaştığı başlıca konular arasında yer alır. Onun çalışmalarında bu mekânlar yalnızca bir manzaranın tasviri değildir. Yaşanan hayat, gündelik hareketler, insanlar ve mekânın kendine özgü atmosferi, resmin temel unsurlarına dönüşür.
Bu süreç aynı zamanda Suna Özkalan’ın sanatında figüratif anlatımdan daha özgür ve soyut bir dile doğru ilerlemesinin de başlangıcıdır. Lütfü Günay ile birlikte başlayan soyutlama çalışmaları zaman içinde sanatçının kendi görsel anlayışına dönüşür. Özkalan için soyutlama, figürü ve gerçekliği tamamen terk etmekten çok, onları çizgi, renk, leke ve hareket aracılığıyla yeniden yorumlama biçimidir.
Sanatçının üretimi yalnızca yağlıboya ile sınırlı kalmaz. Pastel, suluboya, karışık teknik ve gravür gibi farklı tekniklerle çalışır; ilerleyen yıllarda heykel alanında da üretim gerçekleştirir. Bu çeşitlilik, onun belirli bir tekniğe bağlı kalmak yerine anlatmak istediği konuya uygun malzemeyi arayan bir sanatçı olduğunu gösterir.

Suna Özkalan’ın sanatında özel bir yere sahip olan konu ise Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’dır.
Sanatçı yıllar boyunca orkestranın provalarını takip ederek müzisyenleri hareket halinde gözlemledi. Burada amacı yalnızca müzisyenlerin portrelerini yapmak değildi. Keman yaylarının hareketi, çalgıların ritmi, müzisyenlerin bedenleri, şefin elleri ve orkestranın bütünü içinde oluşan hareket onun resminin temel unsurlarına dönüştü.
Böylece Özkalan, gözle görülemeyen bir şeyi görünür kılmaya çalıştı: müziğin kendisini.
Özellikle 1980’li yılların ikinci yarısı ile 1990’ların başında yaptığı orkestra temalı çalışmalarda pastel boya, karton ve kraft kâğıt gibi yüzeyleri yoğun biçimde kullandı. Bu malzeme tercihi de sanat anlayışının önemli bir parçasıdır. Özkalan için bir eserin değerini belirleyen şey kullanılan yüzeyin ya da malzemenin prestiji değil, sanatçının o malzemeyle ne söylediğidir.
Orkestra resimleri, onun sanatındaki düşünsel boyutu da açık biçimde ortaya koyar. Özkalan, senfoni orkestrasını yalnızca müzikal bir topluluk olarak görmez. Ona göre farklı seslerin kendi özelliklerini kaybetmeden bir bütün oluşturabilmesi, yaşamın kendisine ilişkin güçlü bir metafordur. Çok seslilik, uyum ve bireyselliğin bir arada var olabilmesi onun için hem sanatsal hem de toplumsal bir anlam taşır.
Bu nedenle Suna Özkalan’ın orkestra resimlerine yalnızca müzisyenleri betimleyen çalışmalar olarak bakmak eksik kalır. Bu eserlerde hareket, ritim, renk ve çizgi aynı zamanda sanatçının yaşam ve toplum üzerine düşüncelerinin görsel karşılığıdır.
Özkalan’ın kendi sanat anlayışını anlatırken söylediği sözler de bu yaklaşımı destekler. Sanatı bir heves olarak görmez; uzun süreli çalışmayı, öğrenmeyi, gözlemlemeyi ve üretmeyi sanatın temel koşulları arasında değerlendirir. Resim yaparken kendisini özgür bırakır ve çoğu zaman işe bir oyun duygusuyla başladığını anlatır.
Belki de onun sanat anlayışını en iyi özetleyen cümlelerinden biri şudur:

“Kendini tekrar eden kendi bile olamaz.”
Bu yaklaşım, eserlerindeki çeşitliliği de açıklar. Aynı konu üzerinde çalışsa bile kendisini önceki görüntünün tekrarına mahkûm etmez. Her yeni çalışmada başka bir hareket, başka bir renk ilişkisi ya da başka bir ifade biçimi arar.
Yaklaşık altmış yıla yayılan sanat hayatı boyunca yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda kişisel ve karma sergiye katılan Suna Özkalan, resmin yanı sıra gravür ve heykel alanlarında da üretimini sürdürdü. Eserleri farklı koleksiyonlarda yer aldı; sanat yaşamı boyunca çeşitli sergi ve yarışmalarda ödül ve sergileme başarıları elde etti.
Özkalan’ın sanat hayatının bir başka dikkat çekici yönü ise üretiminin sonraki kuşaklarla kurduğu ilişkidir. Heykeltıraş Filiz Onat ile gerçekleştirdiği ortak sergiler, sanatın yalnızca bireysel bir üretim olmadığını; kuşaklar arasında aktarılan bir birikim ve hafıza olduğunu da gösterir.
Suna Özkalan, 18 Ağustos 2026 tarihinde Foça’daki evinde hayatını kaybetti.
Geride yalnızca çok sayıda eser bırakmadı. Ankara sanat ortamının önemli bir dönemine tanıklık eden, Altılar Grubu’nun kuruluşunda yer alan, figürden soyutlamaya uzanan farklı arayışları deneyen ve müziği görsel bir dile dönüştürmeye çalışan özgün bir sanat anlayışı bıraktı.
Onu yalnızca “orkestra ressamı” olarak tanımlamak bu nedenle yeterli değildir. Suna Özkalan’ın sanatında Ankara’nın sokakları, Foça’nın kıyıları, insan bedeni, kent yaşamı, doğa, figür, hareket, müzik ve soyutlama aynı sanat yolculuğunun farklı duraklarıdır.
Belki de Suna Özkalan’ı anlamanın en doğru yolu, eserlerine yalnızca bakmak değil, onların arasındaki bu dönüşümü takip etmektir.
Çünkü onun için resim, yalnızca görüleni aktarmanın değil, yaşananı başka bir dile dönüştürmenin yoluydu.
Kendi sözleriyle:
“Bir ressamın sohbeti, resmidir.”
Kaynaklar: sunaozkalan.com