Uncategorized

YILLARCA YEREL GAZETE VE DERGİLERİ BİRİKTİRDİ

O iyi bir koleksiyoner ve sigortacılıkta en iyisi

Sigortacılık camiasının tanınan ve sevilen ismi Ahmet Yaşar herkes tarafından bilinmeyenini konuştuk. Milli kütüphaneden sonra Türkiye’nin en çok yerel gazete ve dergi koleksiyonuna sahip Yaşar. Ayrıca Sigorta sektörünün hafızasını da tutmaya devam ediyor. Bugüne kadar birçok sektörle alakalı tabela, obje ve poliçe toplamış.

Quick Sigorta Genel Müdürü Ahmet Yaşar ile sigortacılığının yanı sıra koleksiyoner kimliğini ve bu zamana kadar geçtiği yollardan bahsettik.

Ahmet Bey, iş dünyasında sigortacı olarak tanıyorsunuz ama yakın çevreniz tarafından geçmişte gazetecilik yaptığınız ve yakın çevreniz tarafından da iyi bir koleksiyoner olduğunuz biliniyor. Öncelikle koleksiyonerliğe nasıl ve ilk ne biriktirerek başladınız?

Çok küçük yaşlarda koleksiyona merak sardım, tabii o tarihlerde koleksiyon ya da koleksiyonculuk hakkında bilgim ya da kültürüm olduğundan değil, yerele olana merakımdan dolayı başladı koleksiyonculuk. Açıkçası lokal olan, yerel olan her şey çok küçük yaşlardan itibaren ilgimi çekti. Bunda tabii annemin babasının ve babamın emniyet müdürü ve baş komiser olmalarından kaynaklanan, dolayısıyla da onların görev gereği başka şehirlerde bulunuyor olmalarından kaynaklanan bir durumun da etkisi oldu. Şöyle ki; fırsat buldukça, okullar kapandığında dedemin yanında olmayı tercih ederdim. Aksaray’da, Nevşehir’de, Konya’da görev yaptı. Ondan öncesinde Denizli, Tavas’ta görev yapmıştı. Her gittiğim yerde karşıma özellikle koleksiyonunu yapabileceğim değişik şeyler çıkıyordu. En başta ulaşım için otobüse biniyorduk; bindiğimiz şehirlerarası otobüslerin biletleri ilk dikkatimi çeken, koleksiyon malzemem oldu ve onları biriktirmeye başladım önce.

Otobüs biletleriyle başlayan koleksiyonerlik…

Şehirlerarası otobüs firmalarının bugün hâlâ koleksiyonumda kalan sakladığım çok ciddi sayıda otobüs biletleri var. Biliyorsunuz daha sonra, Özal döneminde KDV yasası çıkınca bütün herkes gibi otobüs şirketleri de dip koçanlı fatura şeklinde biletler bastırdı. Birbirinden farkı kalmadı hiçbir biletin. Oradan geçtim, artık değerli evrak statüsüne girdiği için “koleksiyon yapıyorum, biriktiriyorum, topluyorum” dediğimde de vermedi tabii firmalar. Artık sadece seyahat ettiğin bileti saklayacak duruma gelindi. Çocukluğumda çok terminal dolaştım; bilet toplamak, gezmek için… KDV yasasıyla nereden nereye, o koleksiyonculuğuma engel oldu. Çünkü tek dip koçanlı, tek sayfa fatura gibi biletler eski biletlerin ruhunu öldürdü.

Ama bu koleksiyonunuzun daha değerlenmesini sağlamadı mı?

Evet, bir süre öyle devam etti. Sonra tekrar farklılaşma, özgünleşme ya da “Ya bu KDV yasası başka şey, belgenin düzeni başka şey, ille her şey böyle fatura gibi basılmayacak…” dendi. Bugün artık yeniden kapaklı biletler yapılıyor, biliyorsunuz. Artık dijitale de dönüyor gerçi ama…

O arada tabii ben de büyüdüm, alışkanlıklarım değişti. Ve koleksiyon şeklim de değişti. Nasıl değişti?

Şimdi televizyonda yeniden Sarıyer gazozunun reklamını görünce aklıma geldi. Gittiğimiz yerlerde lokal gazozlar vardı o tarihlerde. Biz de çocuktuk, gazoz kapağıyla oynuyorduk. Farklı markaların, farklı gazozların farklı kapakları; gittiğin her yerde değişik yerel gazozlar. Denizli’ye gidiyorsun Zafer gazozunu görüyorsun, İzmir’e gidiyorsun Sensun gazozunu görüyorsun. Ankara’da Ankara gazozu, Olimpos var; çocukluktan aklımda kalan. Şimdi yepyeni ama en eski Niğde gazozu var. Benim bile en az iki akrabam değişik illerde, ilçelerde gazoz üreticisiydi mesela. Böyle enteresan şeyler oluyor. Çankırı’da mesela Çağdaş gazozu vardı. Yengemin kardeşlerinin işlettiği. Yine Söke’de işletilen gazozlar vardı bildiğim. Dolayısıyla bunlar sonradan öğrendiklerimiz. Gazozculuk bir ara çok meşhurdu, sonra kayboldu. Şimdi yavaş yavaş biliyorsunuz yeniden lokale, yerele dönüş sevdası var. İnsanlar bunu nostalji olarak da görüyorlar. Bugün bir sürü yerel gazozcu var. Özellikle İstanbul’da görüyorum.

“Ben de çocuk yaşımda GAZOZKAPAK da kapaklarını biriktirmeye başladım.”

Hâlâ duran bir parça koleksiyonum var. Zaman zaman ilgimi çeken çok eski şişelerden rast geldiğim zaman alıyorum gittiğim yerlerden. En son sanıyorum Nazilli’den almıştım, bir de Trakya’dan aldığımı hatırlıyorum. Dolayısıyla onlar parça parça duruyor.

Fakat sonrasında tabii esaslı koleksiyonum sayılan Nevşehir’de dedemle birlikte gittiğim dönemlerde İç Anadolu ve Göreme gazeteleri vardı. Dedem onları ziyarete giderken ya da teftişe mi gidiyorlardı, hatırlamıyorum beni de götürürdü yanlarında. Ben mesela orada hurufatla, matbaayla tanıştım. O zamanlarda neredeyse entertip, linotip yoktu, kurşun dizgi sistemleri yoktu da hurufatlar elle dizilerek gazete yapılıyordu. İlkokuldaydım henüz İç Anadolu gazetesine, Göreme gazetesine gittiğimde. Hem yerel hem değişik, farklı markalar, farklı logolar olduğu için ilgimi çekti bu gazeteler ve gazete koleksiyonu da yapmaya, biriktirmeye başladım.

İlkokulda Spor Muhabirliği

Buna dair şöyle bir anım var: Nevşehirspor Ankara’ya maça geliyordu, amatör spor kulüpleri döneminde. Bana dediler ki, sen bizim muhabirimiz ol. Nasıl yani dedim? Gidip Nevşehirspor’un maçlarını takip edersin, bize yazarsın. Herhalde mektupla bildiriyordum o zaman çünkü telefon yoktu evimizde. Düşün artık kaç günde haber yayınlanacağını. Gidip maçları izliyordum; maçtan da pek anlamam ama… Gazetelerdeki yazı tekniklerine bakıyordum: Futbolcuların adını ve yedeklerini yazıyorlardı; hakemler, oynanacak sahanın ismini… Ona göre bir kompozisyon oluşturuyordum. Çok fazla yorum yapabilecek durumda değildim, zaten ilkokul öğrencisiydim. Baka baka öğrenip şu oldu, şöyle oldu, güzel oynadı, Nevşehirspor yendi filan diye yazıp gönderiyordum. Böyle böyle gazete koleksiyonuna başladım.

Sonrasında Ankara gazetelerini ziyaret etmeye ve oradaki gazeteleri toplamaya başladım. Basın Enformasyon Genel Müdürlüğü vardı o tarihte, oraya gittim. Anadolu Basın Birliği’ne gittim. Derken Lise 1’e giderken artık Ankara, Yenimahalle, Demetevler’de bir yerel gazete yayıncısı durumuna geldim. O da şöyle oldu: Dedem emekli olmuş ve İzmit Gölcük’e yerleşmişti. Ben de yaz tatillerinde yanına gidiyordum. Meraklı da olduğum için Gölcük gazetelerine, İzmit gazetelerine ulaşma şansı buldum, oraları ziyaret etmeye başladım.

Hür Söz gazetesini ziyaretim sırasında sahibi, rahmetli Selahattin Telser’le tanıştım. İzmit’te matbaası, gazetesi vardı. Halıdere’de yazlığı vardı; işe geçerken beni Gölcük’ten alıyor matbaaya yanında götürüyordu, bir anlamda ben de ona çıraklık yapmaya başladım.

Bir gün dedim ki, abi ben de gazete çıkaracağım ama sıkıyönetim var izin vermiyorlar. O tarihte biliyorsun, sıkıyönetim dönemlerinde, gazete çıkarmak şimdiki gibi kolay değildi (zaten kimse de yeni gazete çıkarmıyor, var olanlar kapanıyor); gazete önemliydi, izne tabiydi ama izin de verilmiyordu. Şöyle bir formül bulduk: Selahattin abi, Hür Söz’ün Ankara baskısını çıkart, dedi. Zaten Hür Söz çok eskiden beri Ankara bürosu olan, Ankara’da baskılar yapan, bayram gazetesi alışkanlığına katkı sağlamış bir altyapıya sahipti. İzmit’in önemli gazetelerinden bir tanesi. O da Gölcük depreminden sonra kapandı maalesef.

“İşe koyulup Hür Söz’ün Ankara baskısı diye çıktık.”

Sahibi Ahmet Yaşar diye yazmıyor da Ankara Temsilcisi Ahmet Yaşar, Ankara sayısı genel yayın yönetmeni, Ankara sayısı vs. künyeyi de böyle doldurduk. Gazete diyelim o zaman 12.623 sayı çıkmış, bizimki tire 1. Çok güzel bir gazete yaptık. Şehir içinde, Demetevler manşetiyle çıktık. Mizanpaja önem verdik. Buradan kulaklarını çınlatmak isterim Recep Canşen benim sevgili abim, onunla birlikte bu işlere girdik, birlikte çıkardık gazeteleri. Ta ki o gazeteciliği bırakmak zorunda kalana kadar… Ben bir süre daha devam ettim. Tabii bu arada yerel gazetelerde Ankara temsilciliği, muhabirlik yaptım; ulusal gazetelerde çalıştım. Tam sayfa haberlerimin çıktığı, tam sayfa yayınlarımın olduğu haberler oldu ulusal gazetelerden. Zaten yerel gazetelerin birçoğunda gazeteyi hazırladım. Bugün Tribün, Hür Söz kendi çıkardığım gazeteler; sonrasında sıkıyönetim bitti, dedim ki kendi gazetemizi kendi adımıza çıkartalım: Yenimahalle Demetevler Semt gazetesi. Tabloidin bir üstü, Haber Türk’ün yıllar sonra uyguladığı boyda, onu ta 80’li yıllarda uygulayarak bir yerel gazete çıkardık. Semt gazetesi. Fakat gazete koleksiyonculuğu hep devam etti.

Sigortacılıkta gazeteciliğimin etkisi var!

Tesadüfen başladığım sigortacılıkta gazeteciliğin de kısmen etkisi var. Çünkü okuldan bir hocamız eğitim yayınları diye bir şirketin sahibi. Ben orada hem öğrencisiyim hem de benim gazetecilik, yayın-matbaa merakımı bildiği için eğitim yayınlarında ürün yöneticisi yaptı beni. Ürünün temiz basılması önemliydi; çünkü özellikle üniversiteye hazırlık kitapları, eğitim kitapları basan bir yayıneviydi. Dolayısıyla o kitapların sayfa mizanpajlarından tutun da kaliteli, nitelikli bir ürün olarak ortaya çıkması için bir denetim, takip süreci gerekiyordu; dizgiler, düzeltiler… Öyle bir ürün sorumluluğu görevim vardı.

Sonra aynı okuldan bir başka hoca, Ayhan Kılavuz ile yanında çalıştığım hocam bir sigorta aracılığı şirketi kurmak için çalışmalar yaptılar. Ayhan Kılavuz’u da tanırsınız; şu anda birlikte de çalışıyoruz, bizim acentemiz, o da sonradan iyi bir sigortacı oldu. Ve ortak noktamız, Ayhan Kılavuz da iyi bir koleksiyoner, çünkü birlikte büyüdük biz onunla.

Bu iki hoca sigortacılık için çalışmalara başladı, acentelik kuruldu ama Ayhan ayrılıp başka bir şirkette çalışmaya başladı. Bunun üzerine hocam dedi ki, arkadaşın Ayhan beni bıraktı, bir adam bulana kadar sen şuraya da bak. Sigortaya da öyle bulaştım.

“O zaman bu porselen denen sigortalar var ya, içine 25 kuruş koyup tel bağlayıp takıyorsun. Benim sigorta diye tek bildiğim sigorta buydu o zamanlar.”

Üniversitede ekonomi okuyorum ama başka sigorta bilmiyorum. Sonra sigorta acenteliği, sigorta nedir derken; bir de benim derinleşme hastalığım var, ilgilendiğim konuyla. Bir süre sonra hoca dedi ki, bir dakika, ben adam filan aramıyorum, senden iyisini bulma şansım yok. Sen çok kısa sürede bu işin uzmanı oldun. Tabii uzman olmak zaman gerektiriyor. Biz hâlâ uzman olamadık, 32 sene geçti. Ve gerçekten de ben bir süre gazetecilik ve sigortacılığı beraber götürdüm. Sigortaya tabii ilgi duyunca sigortayla ilgili dokümanlar, poliçeler, tarihi materyaller ya da çakı, çakmak, ustura, bıçak ne varsa üzerinde sigorta yazan her konu ilgimi çekmeye başladı. Hem bir dokümantasyon hem efemera koleksiyonum oluştu. Bugün de hakikaten hem gazete koleksiyonu alanında hem sigortaya ilişkin doküman, malzeme alanında sanıyorum Türkiye’de ilk iki ya da üç içerisinde olduğumu düşünüyorum.

Yerel gazete toplanması konusunda benim bildiğim sizden başka toplayan yok.

Mutlaka gazete koleksiyonu yapanlar vardır.

Sizin gibi tek bir şeye yönelen yok. Gazete topluyor, mesela bende de var bazı efemeralar. Alıyorum, içinde gazeteler de var, belli bir olayla ilgili. Ama sizin gibi sadece yerel gazeteleri toplayan başka bir koleksiyoner bilmiyorum. Sizin şimdi ortalama ne kadar dokümanınız var? Bir de koleksiyonculuğunuzla ilgili başınızdan tatsız bir olay geçiyor, koleksiyonunuzu kaybediyorsunuz.

Sigortacılığa geçiş yapınca çok kısa bir süre içerisinde sigorta acenteliğinden daha büyük bir sigorta acenteliğine oradan da sigorta şirketinin bölge müdürlüğüne transfer oldum. Uzman yardımcısı olarak Merkez Sigorta’da başladım, altı ay sonra uzman oldum ve Adana bölge müdürü olarak tayinim çıktı. Tabii tayinim çıkınca Ankara’dan Adana’ya gideceğim. Eşyalarımı göndermem gerekecek ama sadece iki-üç kamyon, hepsi bugünün gazetelerinden çok farklı, tipo baskı gazeteler… Bugün arayıp bulmak için zorlanacağımız gazeteler. O gazeteleri nasıl götüreceğim, ne yapacağım diye düşünürken şöyle bir olay oldu: Polatlı Postası’nın sahibi vefat etti. O sırada da Polatlı da ayrıca Ekspres diye bir gazete çıkıyor ve Hasan Erbay diye bir arkadaşımız o gazetenin sahibi; genç bir arkadaş ve nitelikli bir gazete çıkarıyor Polatlı Ekspres olarak. Alışılagelmiş yerel gazetelerden farklı, içi de nitelikli. Değişik. O tarihler için söylüyorum. Şu anda da çok nitelikli gazetelerimiz var. O tarihte de mesela Andırın Postası diye Kahramanmaraş’ın ilçesi Andır’da çıkan bir gazete vardı. Gerçekten kültürel hayata büyük katkı sağlayan nitelikli gazeteydi. Osmaniye’de çok iyi gazeteler çıkıyordu. Birçok yerde çıkıyordu da hemen aklıma gelenleri söylüyorum.

“Yanlış anlaşılmasın söylediğim. Sadece Hasan nitelikli gazete çıkartmaya başladı demek istemiyorum. Fakat Hasan Erbay bu gazeteyi çıkartmaya başladığında Polatlı Postası oranın en eski gazetesi.”

Ve bu iki gazete farklı, karşıt görüşlerde aslında. Şimdiki kadar karşıtlıktan bahsetmiyorum. O tarihte, ılımlı karşıtlık. Polatlı Postası’nın sahibi (ismini de hatırlıyorum ama yanlış yapabilirim diye söylemeyeyim) vefat edince eşi tabii devam ettirebilecek durumda değil. Bizim Hasanlar da diyorlar ki Polatlı Postası daha eski, daha köklü bir gazete, biz bunun adını da yaşatalım, gazete kapanmasın, bize verin, biz devam ettirelim. Ailesi de, o zaman gazetenin rahmetli sahibi adına bir basın müzesi gibi bir şey oluşturalım, onun adını yaşatalım; siz de bu gazeteyi gazetecilik ilkelerine sadık kalarak yani bugüne kadarki yayın politikasını da koruyarak çıkartırsanız biz size devredelim bu gazeteyi, diyor. Tam o sırada Hasan Erbay da benim gazete koleksiyonu yaptığımı ve taşınma durumumu bildiği için dedi ki, aman abi, sen gazeteleri bize bağışla. Biz de burada bir basın müzesi oluşturalım ve sergileyelim. Sen de zaten ne zaman gelsen göreceksin, orada da yazacak, Ahmet Yaşar koleksiyonu diye. Adın ve gazetelerin duracak, hatta bir depoya koymandan daha iyi olacak. Fikir bana mükemmel geldi. Gönül rahatlığıyla üç kamyona yakın gazeteyi gönderdim Polatlı’ya.

SEKA’ya Giden Gazeteler

Ondan sonra Adana’ya gittim ve bir vesileyle aylar sonra döndüm. Tabii ilk yaptığım iş Polatlı’ya gitmek oldu. Fakat Hasan Erbay da yok, gazeteler de. El değiştirmiş gazete. Koleksiyonum için dediler ki, öyle bir şey hatırlıyoruz ama biz onları SEKA’ya gönderdik. Hurdaya. Tabii başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Çünkü insan şunu bekler: Sen bu müzeyi açamıyorsan koleksiyonun sahibine dönüp dersin ki, abicim sizin koleksiyonunuzu müze açmak için aldık ama açamıyoruz, ne yapalım? Benden gelen cevaba göre alırsın kararını. Gazetelerimi aldırıyorum kardeşim diyene kadar o gazetelerin mülkiyeti benimdir. Ama maalesef bu olmadı ve o gazetelerin tesadüfen SEKA’ya gittiğini öğrendim. Tabii orada Hasan Erbay olmadığı için, beni de tanımadıkları için hani şu anda, bir otur, geçmiş olsun deyip demediklerini hatırlamıyorum. Ama gerçekten SEKA’ya mı gitti onu bilmiyorum. Ya da birileri SEKA’ya göndermiş olabilir, yolda SEKA’dan çıkmış olabilir mi onu da bilmiyorum. Böyle olmasından daha da mutluyum aslında, hiç olmazsa yine dolaşımda kalıyor.

“Zaman zaman sahaflarda rastladığım bazı gazetelerin koleksiyonuma ait gazeteler olduğunu düşünüyorum. Ve yeniden onları toplamaya, almaya çalışıyorum”.

Neden, diyeceksin. Demin senin belirttiğin sebeple: İnsanlar ya kendi iline ait gazeteleri ya bir olaya ait gazeteleri biriktiriyor, ya da bir konuyu biriktiriyor. Ama kimse Türkiye’nin bütün ilçelerinin, illerinin hatta dünyanın muhtelif yerlerinin süreli yayınlarını biriktirmek adına böyle bir koleksiyonculuk yapmıyor ve dediğin gibi ben de çok rastlamadım. Ya ulusal gazetelerin belirli tarihlerini biriktiriyor ya bir şey biriktiriyor. Ama 972 ilçedeki beş bin gazeteyi isim olarak, mizanpaj olarak, logo olarak sıra sıra biriktirmiyor. Şimdi öyle bloglara rastladığın zaman diyorum ki nasıl olabilir? Ya bu Milli Kütüphane derleme bürosundan çıkmıştır, değil mi? İl kütüphanesinden de çıkamaz, niye? Yine o ilin gazeteleri olur. Ya Milli Kütüphane’den arşivden topluca çıkmalı, ama o da imkânsız. Ben bu gazetelerin Milli Kütüphane’den çıkarılacağını düşünmüyorum. Yasal değil, ihanet olur aynı zamanda. İnşallah öyle bir şey yapılmıyordur, yapılıyorsa haber versinler ben gidip alayım. Dolayısıyla bakıyorum, benim tekniğimle birikmiş o gazeteler bir arada satılıyor gibi geliyor bana. Dolayısıyla üzülüyorum. Hatta kendi gazetemi yeniden alıyormuş hissine kapılıyorum. Çünkü ben onların birçoğunu da kendi ofislerinden aldım. Türkiye’de bugüne kadar yıllarca birçok gazeteyi yerinde ziyaret ettim ve bu yaşıma kadar, 30-40 senedir her gittiğim yerde uğradım, hâlâ da yapıyorum bunu, bu görevim sırasında da yapıyorum.

Pandemiden önce özellikle bütün il seyahatlerimde, acente toplantılarım sırasında yerel basınla da bir araya geldim, yerel basınla toplantı da yaptım.

Şu an elinizde ne kadar gazete var?

Adana’ya gidip bu gazeteleri kaptırdık ama bu hastalık, koleksiyon hastalığı; ben artık bıraktım bu koleksiyonu diyemiyorsun. Tabii yine Adana’da elime geçmeye başladı, sonra diğer gittiğim yerlerde de. Çünkü seyahat de çok ediyorum işim gereği. Toplamaya devam ettim. 2009’da Ankara’dan İstanbul’a evimi taşıdım ama buna rağmen Ankara’daki evim duruyor.

“Ankara’daki evim tıka basa gazete ile dolu.”

Buradan da gittikçe götürüyorum, buradaki depolarım da dolu. Dolayısıyla hâlâ Türkiye’de çıkan –tabii o bir dönemin gazetesi gitti, onlardan bir kısmını yeniden elde ettim– eski gazete, yine binlerce, belki de onbinlerce gazetem, süreli yayınım var. Mesela Amerika seyahatinden dönerken iki büyük valiz gazete getirdim. Yerel basın çok gelişmiş Amerika’da, biliyorsun. Tabii orada çok şaşırdılar, enteresan geldi; havalimanında iki tane yerinden kalkmayan valiz var. Ama X-ray’den boşmuş gibi geçiyor. Çünkü gazete blok olduğu için görüntülü malzeme çıkmıyor, boş bir valiz gibi geçiyor ama çok ağır. Türkiye’de olsa derdimi anlatmakta zorlanırım. Yine anladı adamlar, nedir bu dediler, Amerika’dan Türkiye’ye iki valiz ne götürüyorsun böyle? Koleksiyonerim dedim de öyle geçtim. Avrupa’da da gittiğim yerlerden en az bir-iki valiz gazete getiririm.

Zaten sizin bu koleksiyoner yönünüzü bilen acenteler ya da dostlarınız da her gittiği yerden toplayıp getiriyorlar sizin için.

Sağ olsunlar. Mesela bana hediye getirmek isteyen zorluk çekmiyor. Civarda çıkan yerel gazeteleri toplayıp götürsem ya da o ülkedeki gazeteleri toplayıp götürsem Ahmet abiye, çok mutlu olur diyorlar ve dolayısıyla hiç zorluk çekmiyorlar bana hediye getirmek için ve ben de çok mutlu oluyorum açıkçası.

Duayenler belgeseli sizin bir düşünceniz ve projeniz. Bu belgesel geçmişten bugüne kadar gelen sigorta sektörünün bir hafızası. Siz bu hafızayı koleksiyonunuzda da toplamaya başladınız. İlerisi için düşündüğünüz bir şey var mı ve neler topladınız? Hafıza kısmı çok önemli.

Ben buna bölge müdürlüğü dönemimde başladım. Hatta acentelik döneminde diyebilirim. Dediğim gibi ben önünü arkasını merak ederim konuların, derinleşirim. Durup dururken. Bazılarının ilgisini çekmez geçmişte ne olduğu. Halbuki gazete koleksiyonundan da örnek verirsek nasıl işlere yarıyor? Eski gazete diye bakamazsın buna. Dediğin gibi tam bir hafıza bu, tarih. Ve size bir şey söyleyeyim mi? Ben zaman zaman dönüp eski gazetelere baktığımda bugün yaşadığımız, tartıştığımız birçok şeyi, o kadar çok şeyi hem de, hiç aklınıza gelmeyecek, bu da olmamıştır diyeceğiniz; bugünün gündemi zannettiğiniz konuların aynılarının bile manşet olduğunu görüyorsunuz. Ben zaman zaman yapıyorum arkadaşlara espri olsun diye: Bugünkü gündeme ilişkin bir konunun, yirmi yıl önceki manşetini taşıyan gazeteyi atıyorum mesela şaşırıyorlar. Ayasofya konusu bile, bu son tartışılan konu bile bu da mı manşet olmuş? Evet. Tarih tekerrürden ibarettir diyorlar, ya, bu doğru. Dolayısıyla bunu da görüyorsunuz. Bir de kimin ne derken ne dediğini görüyorsunuz, olayların nasıl gerçekleştiğini görüyorsunuz. Benim doğum tarihim 3 Mayıs 1968. O tarihli Milliyet’te Mimarlar Odası’nın açıklaması var: Birinci köprüye gerek yok, üç-beş feribotla halledilebilecek bir şey, diyorlar. Birçok şeyin yanında vizyon da görebiliyorsunuz. Buraya siyasi bir giriş yapmış gibi oldum ama değil aslında.

“Sorunuza dönersek, sigortanın hafızası da şunun için önemli:”

Bir, bir kere sigorta çok evrensel bir iş ve hani bazı meslekler var biliyorsunuz, zamana yeniliyorlar. Zamanla kayboluyorlar ya da zamanla yeni meslekler doğuyor. Sigorta öyle değil, çok eski bir meslek. Türkiye’de bile sigortacılık yeni diyorsun, hayır. Bu ülkede de 200 yıllık geçmişi var bu mesleğin. Dolayısıyla biraz da geleneksel bir iş. Tamam, teknolojiyi kullanıyoruz artık, dijitalleşiyoruz. Biz mesela sigortacılığın dijital hali olarak yola çıktık, bir sürü şey yapıyoruz ama sonuçta karar alma süreçleri, yani ürünler değişebiliyor. Ama teknik bir sigortacının riskleri ölçme biçimi, kabul biçimi vs. tabii ki araç olarak teknolojiyi kullanıyorsun ama değerlendirme biçimi insanın her zaman odakta olmasını gerektiren bir şey ve riskler de güne göre değişiklikler gösterse de aslında öteden beri hep takip edilmesi gereken bir şey. Çünkü sigortacılık aslında bir istatistik bilimi. Dolayısıyla istatistik nedir? Bakarsın, deprem, fırtına, sel, yangın ya da trafik kazaları hep bunlar istatistiğe dayanarak saptayacağın şeylerdir. Ne kadar oluyor, sıklığı ne, frekansı ne? Zaten bir olay bir kere oluyorsa ve bir kişi için oluyorsa o sigortacılığın dışına çıkıyor. Kumar gibi bir şey oluyor. Çünkü sigortacılık aynı zamanda büyük sayılar kanunudur. Dolayısıyla geçmişle çok yakın ilişkisi vardır sigortacılığın. Geçmişi takip etmekle de çok yakın ilişkisi vardır. Geçmiş sadece tarihi olarak değil teknik olarak da sigortacılık için çok önemlidir. Tabii bir de koleksiyonerlik olunca serde, merak ediyorsun, ne oluyor, ne bitiyor…

Peki bu bir müzeye dönüşebilir mi?

Dönüşebilir. Yani şu anda benim burada gördüğün şey koleksiyonun yüzde biri bile değil. Dolayısıyla çok ciddi bir koleksiyonum var ve burada şunu da belirtmekten mutlu olurum. Allah rahmet eylesin Timuçin Aksoy, geçtiğimiz aylarda kaybettik, ölümünden önce artık içine mi doğdu, nasıl oldu bilmiyorum; koleksiyonunu satışa çıkardı. Ona şunu söyledim, abi senin beklediğin rakamları ben veremem. Yani ve sen o rakamları beklemekte de haklısın çünkü ben de koleksiyonerim, nasıl topladığımı, ne kadar para harcadığımı bu işlere biliyorum. Ben size demin ne dedim, neredeyse ofis ofis gezdim gazeteleri. Gazeteye gittiğinde para vermiyorsun çoğunlukla, bazen isteyen oluyor, onu da hiç anlayamıyorum. Bir koleksiyoner geliyor, sırf senin gazeten için gelmiş, bir çay ısmarlayıp, bir otur, bu bizatihi kendisi bir haber diyeceğine o yerel gazeteci, gazetemiz 5 lira, diyor. Tamam diyorsun, verip alıyorsun. Sen zaten oraya o gazeteyi almak için 500 lira harcayıp gelmişsin, sırf o gazeteyi almak için. Ama oradaki haber değerini görmüyor adam.

Timuçin abi dedi ki, Ahmetcim, başkasının vereceğinin yarısını ver, ama sen al. Çünkü ben nerede olduğunu ve ne işe yaradığını bileceğim, dedi. Ve bir şekilde biz el sıkıştık onunla ve koleksiyonunu bana devretti. Daha da genişledi, daha da büyüdü koleksiyonum. Bugün sanıyorum, David Bey’in AK-SA’ya devrettiğini duydum koleksiyonunu, üzüldüm keşke ben alabilseydim. Ona da saygı duyuyorum.

“Daha önce de Ankara’da bir koleksiyon vardı, o tarihte, ekonomik olarak gücüm olmadığı için alamadım.”

O zaman da bana gelmişti ve keşke param olsaydı da alabilseydim… o da çok iyi bir koleksiyondu. Hatırlıyorum, onu da AK-SA’nın aldığını, o tarihte duymuştum.

Dolayısıyla Yavuz Bey’le de hiç konuşmadım, konuşacağım bu konuda; bugün AK-SA’nın elinde önemli bir koleksiyon olduğunu biliyorum. Benim elimde iyi bir koleksiyon olduğunu biliyorum. Onun dışında Osmanlı Bankası müzesi koleksiyonu var. Ciddi koleksiyonlar var bu konuda. Ama ben yine ilk üç içerisindeyimdir, diye düşünüyorum. Tabii Milli Reasürans’ın çok güzel bir koleksiyonu var; o da ayrıca çok güzel. Yine Koç Müzesi’nde var.

Koleksiyonlerlere söylemek istediğiniz bir şey var mı? Özellikle gazete koleksiyonculuğu istifçilik olarak mı görülüyor?

Birçok insandan hep şu soruyu duyuyorum: Sonra ne olacak, ne yapacaksın? Zaman zaman ben de düşüyorum; özellikle gazete toplarken, hacmi çok büyük, çok yer tutuyor. İndirip kaldırıyorsun, oradan oraya koyuyorsun, tekrar tekrar… Atıyorum, tespih koleksiyonu yapan adam arada bakar, önüne dizer, arada çeker; her gün bir tanesini kullanır. Gazete öyle bir şey değil tabii. Gazete tomar tomar olduğu bir yerde, depolarda durduğu için biraz istif gibi oluyor gerçekten.

“Ama günün sonunda şuna bakıyorum: Bana nefes aldırıyor, bir şekilde hoşlanıyorum bundan, mutluluk veriyor. Geçmişin içine giriyorum onlarla.”

Benden sonra bunun değerini bilen olur olmaz, o beni ilgilendirmiyor. Ama şu anda bütün bu stresli çalışma ortamında bana keyif veren, mutluluk veren bir çalışma. Ben bugün hâlâ Türkiye’nin hangi ilinde, hangi ilçesinde, hangi gazete çıkar ismen biliyorum. Eskiden –şimdi o kadar değil– yazı işleri müdürüne kadar künyelerini bilirdim. Ha, ne kadar sağlıklı bir bilgi, ne işine yarar dersen ayrı, tartışırım. Ama şunu da biliyorum; bak bugün dünyanın en iyi gazeteleri aslında yerel gazetelerdir. New York Times’dan Washington Post’a kadar, Chicago Tribune’e kadar… Bunlar baktığın zaman yerel gazeteler. Türkiye’de yerel basın geçtiğimiz yıllarda, hele 2001’den önce daha gelişmiş olsaydı bugün başımıza gelen şeyler gelmezdi. Şunu çok iyi hatırlıyorum: Bir önceki Haber Türk’ün çıktığında, Allah rahmet eylesin Uğur Güldemir’in çıkardığı Haber Türk gazetesinde, sonra Yarın olarak değiştirdi, bir reklam yaptılar televizyonda, diyor ki: Bu da mı o adamın gazetesi, yok abi bu başka adamın gazetesi, diye… Gazeteler aynı adamın üzerinde sahiplik olarak –bugün de çok farklı değil ama– yoğunlaşmıştı. Dolayısıyla yerel basın bu çeşitliliği artırır, böyle bir durum söz konusu. Doğru habere ulaşmayı sağlar.

Bugün koleksiyonerlik tabii kültür içerisinde bir yere sahip. İnsanı tarihe, başka yerlere götürüyor; birçok bilgi sahibi olmasını sağlıyor. Onunla birlikte öğreniyorsun. Şimdi gazete koleksiyonculuğu dediğin şey, bütün geçmişi okuyorsun aynı zamanda. Dolayısıyla birçok konu hakkında bilgi sahibi oluyorsun. Ve bugüne geçmişin gözüyle bakıyorsun ya da geçmişe bugünün gözüyle. Yine sigortacılıkta da aynı şekilde.

Başta söylediğim gibi, o lokal şey; ulaşım tarihini görüyorsun, sadece bir otobüs bileti değil. Birçok şeyi görüyorsun ve açıkçası ben nefes alıyorum.

“Bu kadar stresin içerisinde kendime ait, kendimi bulduğum, bana stresimi azaltan ve hayatta beni tazeleyen alan olarak görüyorum. O yüzden de koleksiyonerlik benim için önemli.”