Yayoi Kusama
Noktalarla Kurulan Bir Hayat ve Sonsuzluk Arayışı
Yayoi Kusama(1929-), Japonya doğumlu, bugün yaşayan en ünlü ve en etkili sanatçılardan biridir. Onu çoğu kişi her yeri kaplayan puantiyeleri, aynalarla dolu sonsuzluk odaları ve dev balkabakları ile tanır. Ancak bu renkli ve eğlenceli görünen dünyanın arkasında, oldukça zor bir hayat ve sanatla ayakta kalma mücadelesi vardır.
Kusama’nın sanatı, onun ruhsal durumu anlaşılmadan tam olarak kavranamaz. Kusama, çocukluk yıllarından itibaren halüsinasyonlar, obsesif düşünceler ve yoğun kaygı bozuklukları ile yaşadığını açıkça dile getirmiştir. Kendi ifadesiyle, dünyayı “olduğu gibi” değil, taşan, çoğalan ve her yeri kaplayan imgelerle görür.

Bu deneyimler onun için bir hastalık olduğu kadar, sanatının da temel kaynağıdır.
Halüsinasyonları sebebiyle etrafındaki her şeyin noktalarla, ağlarla ve tekrar eden desenlerle kaplandığını görmeye başlar. Duvarlar, tavan, doğa, hatta kendi bedeni bile bu imgeler içinde erir.
Bu durum onda güçlü bir yok olma hissi yaratır.
Kusama için noktalar; dünyayı kontrol altına alma, korkusunu düzene sokma, zihnindeki kaosu dışarıya yansıtarak normalleştirmeyi ifade eder. Sanatıyla aslında kontrol altına almaya çalıştığı dünyasını bizimle paylaşır.
Resim yapmak, heykel üretmek ve aynı şekilleri tekrar tekrar çizmek Kusama için bir rahatlama ve kendini toparlama yolu olur.
1950’li yılların başında Kusama, Kyoto ve Tokyo’daki sanat çevrelerinde üretim yapmaya çalışır. Ancak bu dönemde Japon sanat ortamı kadın sanatçılar için oldukça kısıtlayıcı ve hala geleneksel sanat algısı oldukça hakimdi. Bu ortamda Kusama’nın halüsinasyonlarından beslenen “obsesyon” temelli işleri “fazla bireysel ve rahatsız edici” bulunur.
Geleneksel düşünce yapısının hakim olduğu ailesi resim yapmasına karşı çıkar, hatta annesi tarafından zorla resim yapması engellenir.
Kusama bu yıllarla ilgili olarak “hem sanatsal olarak hem kişisel olarak nefes almadığını” söyler.
1955 yılında Kusama, cesur bir adım atarak Amerikan modern sanatının önemli isimlerinden Georgia O’Keeffe’e bir mektup yazar. Çalışmalarının fotoğraflarını gönderir ve Amerika’da sanatçı olarak var olma isteğini dile getirir.
O’Keeffe’in cesaretlendirici yanıtı, Kusama için dönüm noktası olur.

Kusama yıllar 1957 yılına geldiğinde Japonya’dan ayrılır ve öncelikle Seatle’a gider. Burada yaşadığı tecrübe ona “Batı Sanat Dünyası”nın işleyişi hakkında fikirler verir ve kendisi gibi işler üreten sanatçılara bakış açısının Japonya’ya göre daha olumlu olduğunu fark eder.
Özellikle bu yıllarda sanat dünyasının en önemli şehirlerinden biri olmaya başlayan New York’a ise geçmesi sadece 1 yılını alır.
İlk yıllarında Manhattan’da bakımsız ve küçük bir stüdyo dairede yaşar, burada ciddi yoksulluk ve yalnızlık çeker.
Bu zorlu koşulların yanı sıra dil engeli de vardı fakat tüm bunlar onun sanatını durdurmak yerine daha yoğun çalışmasını sağlar.
Bu yıllarda geliştirdiği Infinity Nets serisi, Kusama’nın New York’taki varlığını sanat tarihi açısından anlamlı kılan en önemli üretimlerden biridir. Tuval yüzeyini baştan sona kaplayan binlerce küçük fırça darbesi, ilk bakışta sade görünse de yaklaştıkça izleyiciyi içine çeken titreşimli bir alan yaratır. Bu resimler, hem sanatçının zihinsel tekrarlarını yansıtır hem de daha sonra Minimalizm olarak adlandırılacak estetiğin öncül örnekleri arasında yer alır. Kusama, yüzeyi bir kompozisyon alanı olmaktan çıkarıp sınırsız bir mekân duygusuna dönüştürür.
1960’ların başında Kusama, resmin sınırlarını aşarak heykel üretimine yönelir. Gündelik eşyaları yumuşak, tekrar eden fallik formlarla kapladığı Accumulations serisi, cinsellik, beden ve güç ilişkileri üzerine doğrudan bir sorgulama içerir. Bu işler, Pop Art’ın nesneyle kurduğu ilişkiye ironik ve rahatsız edici bir karşılık verirken, aynı zamanda erkek egemen sanat dünyasına yönelik güçlü bir eleştiri taşır. Kusama’nın bu dönemdeki üretimleri, biçimsel olduğu kadar politik bir tavır da ortaya koyar.
New York yıllarının ilerleyen dönemlerinde Kusama, sanatını kamusal alana taşır. 1960’ların ortasından itibaren gerçekleştirdiği performanslar ve “happening”ler, bedenin doğrudan sanatın konusu hâline geldiği çalışmalardır. Çıplak bedenlerin nokta desenleriyle boyandığı bu performanslar, Vietnam Savaşı karşıtı söylemlerle birleşir ve sanat ile aktivizmin iç içe geçtiği radikal bir dil kurar. Bu işler, daha sonra feminist performans sanatının önemli öncülleri olarak değerlendirilecektir.
Aynı dönemde Kusama, aynalar ve tekrar eden objelerle mekân algısını bozduğu ilk enstalasyon denemelerini yapar. Bu çalışmalar, izleyiciyi eserin içine çeken ve bireyin kendini mekân içinde kaybolmuş hissetmesini sağlayan bir deneyim sunar. Daha sonra dünya çapında ün kazanacak olan sonsuzluk odalarının kavramsal temeli, işte bu New York yıllarında atılır.
Kusama bu süreçte dönemin önemli sanatçılarıyla aynı çevrelerde bulunsa da (Andy Warhol, Donald Judd, Claes Oldenburg gibi) hiçbir zaman merkezin tam anlamıyla parçası olamaz. Erkek sanatçıların hâkim olduğu bu ortamda, fikirlerinin yeterince sahiplenilmediğini ve çoğu zaman görmezden gelindiğini hisseder. Bu dışlanmışlık duygusu, onun sanat dünyasına karşı daha sert, daha görünür ve daha ısrarcı bir dil geliştirmesine neden olur.
1970’lerin başına gelindiğinde, New York’un sunduğu özgürlük alanı Kusama için ağır bir bedel talep etmeye başlar. Yoğun üretim temposu, psikolojik kırılmalar ve tükenmişlik hissi birleşir. 1973 yılında Kusama, bu yükü daha fazla taşıyamayarak Japonya’ya döner. Ancak bu dönüş bir geri adım değil, New York’ta kurduğu sanatsal kimliği koruyarak hayatını sürdürebilme arayışıdır.
Japonya’ya döndükten kısa süre sonra Kusama, psikolojik rahatsızlıklarının yeniden ağırlaştığını fark eder. Halüsinasyonlar, yoğun kaygı atakları ve intihar düşünceleri tekrar ortaya çıkar. Bu noktada aldığı karar, sanat tarihindeki en yanlış anlaşılan kararlardan biri olur: Kusama, kendi isteğiyle bir psikiyatri hastanesine yatmayı seçer. Bu karar bir zorunluluktan çok, kendini korumaya yönelik bilinçli bir tercihtir.
1970’lerin ortalarından itibaren Tokyo’daki Seiwa Hastanesi’nde yaşamaya başlar ve bu düzeni hayatının geri kalanında da sürdürür. Kusama, yıllar içinde burada kalıcı bir yaşam düzeni kurar ve bu düzen onun kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelir. Hastanenin hemen yakınında, kendi atölyesini kurar. Günlük hayatı son derece disiplinlidir; sabah hastaneden çıkar, atölyesine gider, akşama kadar çalışır ve tekrar hastaneye döner.
1970’ler ve 80’ler boyunca Kusama, Japonya’da ve uluslararası sanat çevrelerinde büyük ölçüde göz ardı edilir. New York’ta öncülük ettiği birçok fikir, başka sanatçılar tarafından sahiplenilmiş; Kusama’nın adı ise arka planda kalmıştır.
Bu dönem, onun için maddi ve manevi olarak zorlayıcıdır. Ancak üretimi hiç durmaz. Resim yapar, şiirler ve romanlar yazar, küçük ölçekli heykeller üretir.
Bu sessiz üretim dönemi, Kusama’nın sanatında daha içe dönük, daha sade ama daha derin bir dilin gelişmesine neden olur. Noktalar, ağlar ve tekrarlar artık yalnızca kriz anlarının değil, istikrarlı bir varoluş hâlinin parçasıdır.
1980’lerin sonu ve 1990’ların başında sanat dünyası, Kusama’nın New York yıllarındaki katkılarını yeniden değerlendirmeye başlar. 1993 Venedik Bienali’nde Japonya’yı temsil etmesi, bu geri dönüşün simgesel anıdır. Kusama, bienaldeki varlığıyla hem geçmişte görmezden gelinen bir öncü olduğunu hatırlatır hem de hâlâ üretmeye devam ettiğini güçlü biçimde gösterir.
Bu tarihten sonra Kusama’nın kariyeri bambaşka bir ivme kazanır. Büyük müzelerde retrospektif sergiler açılır, aynalı odalar geniş kitleler tarafından keşfedilir, balkabağı heykelleri onun en tanınan imgesine dönüşür.
Ancak tüm bu küresel şöhrete rağmen Kusama, yaşam düzenini değiştirmez. Hastanede yaşamaya devam eder, atölyesine her gün yürüyerek gider ve aynı disiplinle çalışmayı sürdürür.

2012 yılında Louis Vuitton ile gerçekleştirdiği iş birliği Kusama’nın puantiyelerini çanta, kıyafet ve aksesuarların yüzeyine taşımakla kalmaz; aynı zamanda mağazaların tamamını birer Kusama enstalasyonuna dönüştürür. Vitrinlerde yer alan dev heykeller, aynalı yüzeyler ve tekrar eden desenler, modayı sergileme alanını adeta çağdaş sanat mekânına çevirir. Bu iş birliği, bir çağdaş sanatçının küresel bir lüks markayla kurduğu en görünür ve etkili ortaklıklardan biri olarak kabul edilir.
Kusama’nın markalarla ilişkisi yalnızca lüks moda ile sınırlı değildir. Uniqlo ile yaptığı iş birlikleri, onun sanatını çok daha geniş ve genç kitlelerle buluşturur. T-shirt’ler, sweatshirt’ler ve aksesuarlar üzerinde yer alan noktalar, balkabakları ve yazılar, Kusama’nın sanatını ulaşılmaz bir müze deneyiminden çıkarıp günlük giyimin parçası hâline getirir. Bu yaklaşım, Kusama’nın elitist olmayan sanat anlayışıyla birebir örtüşür.
Bugün Yayoi Kusama 97 yaşına birkaç ay kala hala Seiwa Hastanesi’nde yaşıyor, yürüyerek atölyesine gidiyor ve dünyasına bizi davet etmeye devam ediyor.
