Sanat Tarihi Yazıları

Müzik Tarihinin En Büyük İsimlerini Bir Araya Getiren Türk: Ahmet Ertegün

Ahmet Ertegün, 1923’te İstanbul’da doğan ve Amerikan müzik tarihinin en etkili isimlerinden biri hâline gelen Türk asıllı bir müzik yapımcısı ve plak şirketi yöneticisidir.

1947’de kurduğu Atlantic Records, kısa sürede yalnızca Amerika’nın değil, dünya müzik tarihinin en önemli plak şirketlerinden birine dönüştü. Blues, rhythm & blues, soul ve rock müziğin gelişiminde büyük rol oynayan şirket; Ray Charles, Aretha Franklin, Otis Redding, Led Zeppelin ve The Rolling Stones gibi müzik tarihinin en büyük isimlerini aynı çatı altında buluşturdu.

Ancak Ertegün yalnızca bir plak şirketi patronu değildi. Aynı zamanda yetenek avcısı, yapımcı ve söz yazarıydı; bazı şarkılarını kendi adının tersten yazılışı olan “A. Nugetre” imzasıyla yayımladı.

Peki İstanbul’da doğan bir diplomat oğlunu, dünyanın en büyük müzik şirketlerinden birinin merkezine taşıyan neydi?

Hikâye tam olarak burada başlıyor.

1947: Küçük bir plak şirketi, büyük bir sezgi

1947’de Ahmet Ertegün ve Herb Abramson, New York’ta Atlantic Records’u kurdu. Ellerinde büyük bir sermaye ya da güçlü bir sektör ağı yoktu. Ancak Ertegün’ün çok iyi bildiği bir şey vardı: O dönemde büyük plak şirketlerinin yeterince önemsemediği blues, jazz ve rhythm & blues.

Atlantic’i hayata geçirmek için gereken ilk sermayenin önemli bir kısmı ise Ertegün’ün aile dostu olan diş hekimi Dr. Vahdi Sabit’ten geldi. Ertegün, müziğe olan inancını Sabit’e anlattı ve onu şirkete yatırım yapmaya ikna etti. Sabit yaklaşık 10.000 dolar sağlamak için evini ipotek ettirdi.

Böylece 1947’de küçük bir bağımsız plak şirketi olarak başlayan Atlantic Records, birkaç yıl içinde Amerikan müziğinin en önemli merkezlerinden biri hâline gelecekti.

Ertegün’ün avantajı parası değildi.

Kulakları ve sezgisiydi.

Büyük şirketlerin henüz geleceği olarak görmediği müziğe yatırım yapıyordu. İlk yıllarda Ruth Brown, Big Joe Turner ve The Clovers gibi isimlerle başlayan bu hikâye, çok geçmeden Ray Charles’a ulaşacaktı.

1952: Ray Charles ve Ahmet Ertegün

1952’de Ahmet Ertegün, henüz bugün bildiğimiz “Ray Charles” ortaya çıkmadan önce onunla anlaştı.

Charles o dönemde profesyonel bir müzisyendi. Ancak müziği daha çok Nat King Cole ve Charles Brown çizgisindeydi. Yani yetenek vardı, fakat onu dünya çapında bir ikona dönüştürecek kimlik henüz tam olarak ortaya çıkmamıştı.

Ertegün, Charles’ın sesinde başka bir şey duydu.

Onu daha sert, daha ritmik ve daha blues temelli bir yöne çekmek istedi. Hatta Charles için kendi yazdığı iki şarkıyı verdi: “Heartbreaker” ve “Mess Around.”

Özellikle “Mess Around”, bu dönüşümün sembolü hâline geldi.

Ertegün’ün istediği sound’u anlatması üzerine Charles piyanonun başına geçti ve daha önce çalmadığı boogie-woogie tarzında doğaçlamaya başladı. Ertegün daha sonra bu anı, Charles’ın müzikal kimliğinin adeta ortaya çıktığı an olarak anlattı.

1953’te kaydedilen “Mess Around”, Ertegün’ün kendi adının tersten yazılışı olan “A. Nugetre” adıyla yazdığı bir parçaydı. Şarkı bugün bile yaşamaya devam ediyor: Spotify’ın 2008’de kullanıma açıldığını düşünürsek, 1953’te kaydedilmiş bu parça yaklaşık 55 yıl sonra dijital müzik çağına girdi ve bugün Spotify’daki farklı resmi versiyonlarından biri 89 milyondan fazla dinlenmeye ulaşmış durumda.

Üstelik “Mess Around” yalnızca dijital dünyada değil, fiziksel formatlarda da uzun bir yaşam sürdü. Şarkı ilk olarak 1953’te Atlantic 999 katalog numarasıyla “Mess Around / Funny But I Still Love You” 45’liği olarak yayımlandı; daha sonraki yıllarda LP ve derleme albümlerde yeniden basıldı. Atlantic diskografisinde parça için 1957 ve 1962 tarihli LP yayımları da kayıtlı.

Elvis’i kaçır ama “Rock’ı kaçırma!”

1949’da Stick McGhee’nin “Drinkin’ Wine Spo-Dee-O-Dee” adlı kaydı Atlantic Records’un ilk büyük hitini getirdi. Bu noktadan sonra Ahmet Ertegün yalnızca şirketi ayakta tutmaya çalışan bir girişimci olmaktan çıktı; Ruth Brown, Big Joe Turner, The Clovers, LaVern Baker, The Drifters, Ray Charles ve Professor Longhair gibi isimleri keşfeden, imzalayan veya yapım süreçlerinde doğrudan rol alan bir isim hâline geldi. Atlantic, 1950’lerin başında Amerika’nın önde gelen R&B plak şirketlerinden birine dönüştü.

Özellikle Ruth Brown, Atlantic’in yükselişinin sembol isimlerinden biri oldu. Ertegün onu Washington’daki Crystal Caverns kulübünde izlemiş, daha sonra Atlantic’e kazandırmıştı. 1950’de “Teardrops from My Eyes” R&B listesinde 1 numaraya çıktı. 1953’te ise Ray Charles’ın eşlik ettiği “Mama, He Treats Your Daughter Mean” beş hafta boyunca 1 numarada kaldı. Atlantic bu başarıların ardından “The House That Ruth Built” diye anılmaya başladı.

1955’te Ahmet Ertegün, Elvis Presley’nin sözleşmesini satın almak için Albay Tom Parker’a 25.000 dolar teklif etti. Ancak RCA daha yüksek bir teklif vererek Elvis’i aldı. Atlantic böylece tarihin en büyük müzik kariyerlerinden birini kendi bünyesine alma fırsatını kaçırdı.

İşin ironik tarafı, Ertegün’ün yıllar sonra bu kararı kariyerindeki en büyük pişmanlıklarından biri olarak anlatmasıydı. Kendi ifadesiyle, aslında gerekli parayı bulabilirdi; fakat borç almayı hiç düşünmemişti.

Bu olay Atlantic’in hikâyesinde güzel bir dönüm noktası oluşturuyor:

Ertegün Elvis’i kaçırdı ama rock’ın geleceğini kaçırmadı...

Çünkü tam o yıllarda Atlantic’in kapısından başka bir dönem girmek üzereydi. Şirket R&B’den soul’a, oradan rock’a ve pop müziğin en büyük isimlerine doğru genişleyecekti.

Vizyon ve Popüler Müzik

Charles’ın başarısının ardından Atlantic Records artık yalnızca iyi R&B sanatçılarını bir araya getiren küçük bir plak şirketi değildi. Ertegün, müziğin değiştiğini ve yeni kuşağın farklı sesler aradığını fark etmişti. Şirketin önünde artık çok daha büyük bir pazar vardı: popüler müzik.

1960’lara gelindiğinde Atlantic Records artık yalnızca başarılı bir plak şirketi değildi. Amerikan müziğinin yönünü belirleyen şirketlerden biri hâline gelmişti.

Amerika’da aynı yıllarda büyük bir toplumsal ve kültürel dönüşüm yaşanıyordu. Sivil haklar hareketi güçlenirken, siyah müziği de kendi sınırlarını aşarak milyonlarca yeni dinleyiciye ulaşıyordu. Ahmet Ertegün, soul müziğin yükselişi ile sivil haklar hareketinin aynı dönemde ortaya çıkmasının tesadüf olmayabileceğini düşünüyordu.

Atlantic bu dönemde Solomon Burke, Wilson Pickett, Percy Sledge, Sam & Dave ve Otis Redding gibi isimlerle soul müziğinin en önemli merkezlerinden birine dönüştü.

Özellikle Otis Redding bu dönemin simge isimlerinden biriydi. Atlantic’in Stax/Volt ile yaptığı iş birliği sayesinde Memphis’te kaydedilen müzikler çok daha geniş bir kitleye ulaştı. Redding’in 1962’de yayımlanan “These Arms of Mine” adlı ilk büyük hiti, Atlantic tarihindeki yeni dönemin başlangıçlarından biri oldu.

Ancak Ertegün burada da yerinde durmadı.

60’ların ortasında müzik yeniden değişiyordu. Amerika’da soul yükselirken İngiltere’de, yıllar önce Atlantic plaklarını dinleyerek büyümüş genç müzisyenler kendi rock müziklerini yaratmaya başlamıştı. Blues, R&B ve jazz’dan beslenen bu yeni kuşak, kısa süre içinde dünya müziğinin yönünü değiştirecekti.

Ertegün bunu çok erken fark etti.

1960’lar: Aretha Franklin, The Rascals,

1960’ların ortalarına gelindiğinde Ahmet Ertegün artık yalnızca R&B dünyasının içinde değildi. Müziğin yönünün değiştiğini görüyor ve Atlantic Records’u yeni kuşağın seslerine açıyordu.

Bunun en önemli örneklerinden biri The Rascals oldu. Ertegün grubu 1965’te New York’taki bir kulüpte dinledi ve Atlantic’e kazandırdı. Grup kısa süre içinde “Good Lovin’”, “Groovin’” ve “People Got to Be Free” gibi hitlerle dönemin en önemli Amerikan rock-soul gruplarından biri hâline geldi. Ertegün için bu sadece yeni bir grup keşfetmek değildi; Atlantic’in siyah müzik ile rock arasında kurduğu köprünün de göstergesiydi.

Aretha Atlantic’e geldiğinde zaten deneyimli bir şarkıcıydı, ancak Columbia Records döneminde beklenen büyük çıkışı yapamamıştı. Atlantic döneminde Jerry Wexler, Tom Dowd ve Muscle Shoals müzisyenleriyle yapılan çalışmalar, Franklin’in gospel ve soul köklerinin tam anlamıyla ortaya çıkmasını sağladı.

Ertegün, Franklin’in olağanüstü yeteneğine büyük inanç duyuyordu. Onun için Aretha sıradan bir şarkıcı değildi. Atlantic ile birlikte Franklin’in yıllardır içinde taşıdığı gospel, blues ve soul kökleri tamamen ortaya çıktı ve kısa sürede onu yalnızca Amerika’nın değil, müzik tarihinin en büyük vokallerinden birine dönüştürdü.

Artık Aretha Franklin değil, “Queen of Soul” vardı.

İngiltere’den gelen yeni ses

1960’lara gelindiğinde Amerika’daki müzik artık Atlantik Okyanusu’nun diğer tarafında yeni bir kimliğe dönüşüyordu. İngiltere’de genç müzisyenler, yıllar önce Amerika’dan gelen blues ve rhythm & blues plaklarını dinleyerek büyümüş; bu müziği kendi gitarlarıyla yeniden yorumlamaya başlamıştı.

Ahmet Ertegün bu dönüşümü yakından takip ediyordu.

Atlantic, 1960’ların ikinci yarısında İngiliz müziğine giderek daha fazla yatırım yapmaya başladı. Cream, The Bee Gees, Blind Faith, Yes ve Led Zeppelin gibi grupların şirkete katılmasıyla Atlantic’in sınırları Amerika’nın çok ötesine taşındı. Rock and Roll Hall of Fame de Ertegün’ün bu dönemde Atlantic’i beyaz rock’ın yükselişinde önemli bir aktör hâline getirdiğini belirtiyor.

Bunun en önemli örneklerinden biri Cream idi. Eric Clapton, Jack Bruce ve Ginger Baker’dan oluşan grup yalnızca yaklaşık iki yıl birlikte kalmasına rağmen rock tarihinin en etkili gruplarından biri oldu. Atlantic’in İngiltere’deki bu yeni rock dalgasına verdiği destek, Ertegün’ün blues köklerinden gelen müziğin nereye evrildiğini ne kadar yakından takip ettiğini gösteriyordu.

Ardından The Bee Gees geldi. Grup sonraki yıllarda özellikle disko döneminde dev bir pop fenomenine dönüşecekti; fakat Atlantic ile ilişkileri, Ertegün’ün İngiliz sanatçıların Amerika’daki potansiyelini erkenden görmesinin örneklerinden biriydi. Atlantic’in 1960’ların sonunda imzaladığı İngiliz gruplar arasında Bee Gees de bulunuyordu.

Fakat bütün bu İngiliz grupları arasında biri diğerlerinden ayrılacaktı.

Led Zeppelin.

1968’de Jimmy Page’in kurduğu yeni grubun ilk albümünün kayıtları henüz yayımlanmamıştı. Grubun menajeri Peter Grant, kayıtları New York’a götürerek Atlantic yöneticileriyle görüştü. Ahmet Ertegün, Jimmy Page ve Grant ile yapılan görüşmenin ardından anlaşma hızla tamamlandı. Atlantic’in o dönemki resmi açıklamasına göre bu, şirket tarihindeki en büyük anlaşmalardan biriydi; gruba yaklaşık 200.000 dolarlık bir avans verildi.

Üstelik Led Zeppelin henüz tek bir albüm bile yayımlamamıştı.

Atlantic’in resmi açıklamasında grubun, Cream ve Jimi Hendrix’in ulaştığı seviyelere çıkabilecek bir sonraki büyük grup olarak görüldüğü yazıyordu. Birkaç ay sonra bu öngörü gerçek oldu.

Led Zeppelin’in ilk albümü Ocak 1969’da yayımlandı.

Gerisi artık yalnızca Atlantic Records’un değil, rock tarihinin hikâyesiydi.

Ve Ertegün’ün yıllar önce Amerika’da dinlediği blues, bu kez İngiltere’den gelen dört genç müzisyenin elinde dünyayı dolaşmaya başlamıştı.

The Rolling Stones: Ertegün’ün peşinden koştuğu grup

Atlantic artık Amerikan müziğinin sınırlarını aşmıştı. Sıradaki büyük hedef ise dünyanın en önemli rock gruplarından biriydi: The Rolling Stones.

1970’te grubun Decca Records ile uzun süreli sözleşmesi sona erdiğinde Ahmet Ertegün, Rolling Stones’u Atlantic’e kazandırmak için doğrudan devreye girdi. Los Angeles’a giderek Mick Jagger ile görüşmeye başladı. Ancak anlaşma kolay gelmeyecekti. Jagger aynı dönemde Columbia Records ile de görüşüyordu.

Ertegün bunun üzerine oldukça sıra dışı bir hamle yaptı. Jagger’a, o yıl yalnızca bir büyük sanatçıyla anlaşabileceğini ve hızlı bir cevap alamazsa bu ismi Rolling Stones yerine Paul Revere & the Raiders yapacağını söyledi.

Telefonun başında tam 45 dakika bekledi.

Sonunda karar geldi:

Rolling Stones, Atlantic Records’la anlaşmıştı.

Bu anlaşma Atlantic için yalnızca yeni bir grup kazanmak anlamına gelmiyordu. Rock’ın en büyük gruplarından birinin şirkete katılması, Atlantic’i artık Amerikan müziğinin önemli plak şirketlerinden biri olmaktan çıkarıp dünya rock pazarının da merkezindeki bir güç hâline getiriyordu. Rock & Roll Hall of Fame arşivi de 1971’i doğrudan “Signs the Rolling Stones” olarak kaydediyor.

Fakat Ertegün ile Stones arasındaki ilişki yalnızca bir sözleşmeyle sınırlı kalmadı.

Ertegün, grubun kayıt süreçlerine ve üyeleriyle ilişkilerine de yakından dahil oldu. Örneğin “Sticky Fingers” albümünün kayıtları sırasında miksaj üzerinde çalışan genç mühendis Andy Johns’a bas ve gitarların daha güçlü duyulması gerektiğini söyleyerek doğrudan müdahale etti. Johns o anda Ertegün’ün kim olduğunu bilmiyordu; Keith Richards ise ona Ertegün’ün kim olduğunu anlattı.

Mick Jagger’la da zaman içinde oldukça yakın bir dostluk kurdu. Ertegün, grubun yöneticisi olmaktan çok daha fazlasıydı; Stones’un dünyasının içine giren, onlarla gezen, onlarla vakit geçiren ve müzikleri hakkında fikirlerini açıkça söyleyen bir figürdü. PBS kaynaklarında da Ertegün’ün sanatçılarla bu kadar yakın ilişki kurabilmesinin başarısının önemli unsurlarından biri olduğu vurgulanıyor.

Ertegün’ün mirası

Ray Charles ile başlayan yol, Aretha Franklin ve soul üzerinden ilerlemiş, Led Zeppelin ve Rolling Stones ile dünya rock sahnesine ulaşmıştı.

Ahmet Ertegün artık yalnızca plak yayınlayan bir adam değildi.

Müziğin en büyük yıldızlarının kariyerlerinin arkasındaki adamlardan biriydi.

Tam da bu noktada Atlantic Records, Ertegün’ün kurduğu küçük bağımsız plak şirketinden çok daha büyük bir yapıya dönüşmüştü. 1967’de Atlantic, Warner-Seven Arts’a 17,5 milyon dolara satıldı. Ertegün şirketini kaybetmedi; anlaşmayla birlikte yaratıcı kontrolünü korudu ve Atlantic’in başındaki en etkili isim olmaya devam etti.

1970’lerde Rolling Stones ve Bette Midler, 1980’lerde ise Genesis gibi yeni isimlerle Atlantic’in yönünü değiştirmeye devam etti. 1983’te Rock and Roll Hall of Fame Foundation’ın kurucularından biri oldu. 1990’larda ve 2000’lerde bile stüdyolardan kopmadı; James Carter, Aretha Franklin ve daha birçok sanatçıyla çalışmayı sürdürdü.

2006 yılında, 83 yaşındayken New York’taki Rolling Stones konserinde sahne arkasında geçirdiği kazanın ardından hayatını kaybetti.

Hayatının son gecesinde bile müzik için oradaydı.

1923’te İstanbul’da doğan Ahmet Ertegün, 2006’da New York’ta hayatını kaybetti. Arkasında ise yalnızca bir plak şirketi değil, modern müzik tarihinin en önemli kataloglarından birini bıraktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir